YÜREK SEFERİM

Kim demiş ki gül yaşar diken himayesinde, dikenin itibarı ancak gül sayesinde...
 
AnasayfaPortalliGaleriTakvimSSSAramaKayıt OlÜye ListesiKullanıcı GruplarıGiriş yap

Paylaş | 
 

 Tembel Çocuk Yoktur

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
SıZıM
Site Yöneticisi
Site Yöneticisi
avatar

Mesaj Sayısı : 1538
Yaş : 113
Kayıt tarihi : 07/11/06

MesajKonu: Tembel Çocuk Yoktur   01.12.06 19:55

Tembel Çocuk Yoktur

S çok zeki bir çocuktu. Bir yaşında yürümüş, iki yaşında konuşmuş, üç yaşında resim yapmaya başlamıştı. İlköğretim ikinci sınıfa giden bir ablası vardı. Onun gibi okur yazar bir çocuk olmak istiyordu. Ablası ders çalışırken yanına oturuyor, defterlerini, kitaplarını karıştırıyor; ablasına rahat vermiyordu. Babası ona ablasının bir önceki seneden kalma ABC kitabıyla birlikte bir boş defter verdi. Bizim harika çocuk kitapta gördüğü bütün cümleleri deftere yazmaya başladı. Baba sevincinden uçuyordu. Ancak harfler yeterince düzgün değildi ve satırlar birbirine karışıyordu. Baba, oğluna harflerin nasıl düzgün yazılacağını gösterdi, elinden tutup alıştırmalar yaptırdı. S, üç ay gibi kısa bir sürede ablası kadar düzgün yazı yazabilir hale geldi. Baba, arkadaşlarına ve karşılaştığı herkese oğlunun ne kadar zeki olduğunu anlatıyor; övünerek, “Artık ablası kadar güzel yazı yazabiliyor” diyordu.
Sıra okumaya gelmişti. Babası ona yazdığı cümleleri okutmaya başladı. Çocuk cümleleri kolayca ezberliyor, ancak ertesi gün unutuyor, birbirine karıştırıyordu. Baba, bu zeki çocuğun unutkanlığını bir türlü kabullenemiyordu. Onun gibi akıllı bir çocuk ezberlediği cümleleri unutmamalı, okumayı öğrenmeliydi. Baba üzerine düştükçe çocuk sıkılmaya başladı. Artık babasının akşam işten eve dönüşünü eskisi gibi sevinçle karşılamıyordu. Bir akşam babası o sıkıcı cümleleri tekrar etmesini isteyince ağlamaya başladı. “Okumayı sevmiyorum” diye bağırdı. Baba hayal kırıklığına uğramıştı. Bütün ümitleri suya düşmüştü. Arkadaşlarına şimdi ne diyecekti? İşin tuhafı, kızı da eskisi kadar iyi değildi. Öğretmeni, gönderdiği bir uyarı notunda, “Kızınız ev ödevlerini yapmıyor, lütfen ilgileniniz” diyordu.

Baba ne yapacağını şaşırmıştı. Çözümü zor bir problemle karşı karşıyaydı.

Gerçekten, o zeki çocuğa ne olmuştu da aptal durumuna düşmüştü? Evet, S zeki bir çocuktu, ama ‘görsel-alansal’ bir zekaya sahipti. Gördüğü şeyleri kolayca hafızaya alıyor, unutmuyordu. Küçük yaşta resim yapmaya başlaması ve güzel yazı yazması bunu gösteriyordu. Okuma becerisi ise, soyut zeka isteyen bir konuydu. Her harfin bir sesi temsil ettiğini anlayabilmesi için, çocuğun sembollerle düşünmeyi öğrenmesi gerekiyordu. Halbuki o daha çok küçüktü ve soyut zekası henüz gelişmemişti. Baba, zihinsel gelişimin bu aşamalarını bilmediği için aceleci davranmış, zeki bir çocuğu aptal durumuna düşürmüştü. Bu çocuğa okulu sevdirmek kolay olmayacaktı.

Üstüne üstlük, abla da kardeşine yönelik bu zorlamadan zarar görmüş; kardeşine yönelik aşırı ilgiyi kıskanması, onda ev ödevlerini aksatma gibi bir tepkiye yol açmış, bu da okuldaki başarısının gerilemesine sebep olmuştu.


Bir çözüm yolu bulmak için bize başvurmuş bir babadan öğrendiğimiz bu örnek olayın da gösterdiği gibi, her çocuk her alanda başarılı olamaz. Yapılan araştırmalar, zekanın da çeşitleri olduğunu gösteriyor. Kimi çocuk, yukarıda sözünü ettiğimiz görsel-alansal (visual-spatial) zekaya sahipken, kimi çocuk sözel (linguistic) zekaya sahiptir. Bir başka çocuk mantıksal-matematiksel (logical-mathematical) alanda yüksek zeka katsayısına sahip olabilmektedir.

Bunu söylerken, her çocuğun sadece bir zeka çeşidine sahip olduğunu, diğer zeka çeşitlerinden nasibi olmadığını söylemek istemiyoruz. Nitekim, bir alanda yüksek zeka katsayısına sahip bir çocuğun, diğer alanlarda ortalama zekaya sahip olması beklenir. Ancak, bir çocuğun her alanda yüksek zeka katsayısına sahip olması pek mümkün değildir. Dolayısıyla, bir öğrencinin bütün derslerden yüksek başarı elde etmesini beklemek yaratılışa aykırıdır. Her çocuk, doğal olarak, yaratılışta sahip olduğu zekanın alanına giren konulara ilgi duyar, yeteneği bu yönde gelişir ve o konularda farklı bir zekaya sahip bir çocuğa kıyasla daha başarılı olur.

Çocuklar, ancak serbest ortamda, oyunla ve deneme yanılma yoluyla yeteneklerinin farkına varabilirler. Bu bakımdan, çocukları küçük yaşlardan itibaren gözlemleyerek ve oyunlarını izleyerek hangi zeka çeşidine sahip olduklarını öğrenmemiz mümkündür. Her çocuk, doğal olarak, sahip olduğu zekanın alanına giren konulara ilgi duyacak ve bunu oyunlarına yansıtacaktır. Ancak, arkadaş ve oyun alanı kısıtlanan ve devamlı müdahale edilen bir çocuk kendi yeteneklerinin farkına varamaz. Dolayısıyla, çocuklarımızın yetenekleri konusunda gerçekçi olmalıyız. Bazı ailelerde her hareketi alkışlanan, yeteneklerinden övgü ile bahsedilen, ödülle iş yaptırılan, kendini beğenmiş şımarık çocuklar vardır. Bu çocuklar ailenin dışına çıktıkları zaman gerçeğin acı yüzüyle karşılaşır, kendilerinden daha yetenekli ve becerikli çocukları görüp aşağılık duygusuna kapılırlar.

Ders konusuna gelince: Önemli olan, çocuğun elinden geleni yapıp yapmadığıdır. Eğer bir çocuk elinden geleni yapıyorsa, onu aldığı notlarla değerlendirmek haksızlıktır. Ne var ki, okul başarısını herşeyin üstünde gören anne babaları memnun etmek çok zordur. Çünkü onlar çocuklarına ‘ders çalışan makine’ gözüyle bakarlar. “Ne kadar yüksek not, o kadar sevgi” prensibiyle hareket ederler. Aslında, onlar çocuklarını değil aldığı yüksek notları severler. Bu yüzden, yüksek not dışındaki yeteneklerini göremezler. “Her sınavdan yüksek notlar alıp sınıfın birincisi olmalısın” şeklinde önüne aşamayacağı hedefler konan bir çocuk, çok çalışsa dahi, her sınavda başarısızlığa uğrama korkusu yaşar. Bu korku sebebiyle bildiklerini bile unutur. Paniğe kapılır ve korktuğu başına gelir. Sınavlardan ağlayarak çıkan çocuklar işte bu çocuklardır. Daha başarılı çocuklarla yarışmaktan yorgun düşerler. Anne ve babanın beklentilerine cevap veremedikleri için kendilerine olan güveni kaybeder, yarıştan çekilirler.


Yürümeye başladıkları andan itibaren çocuklar hızlı bir öğrenme sürecine girerler. Evde ayak basmadık yer, el atmadık eşya bırakmazlar. Ellerine geçeni atmaktan, kırmaktan, dökmekten çekinmezler. Bu yüzden, sık kaza yaparlar. Ellerinde yüzlerinde yara bere eksik olmaz. Biz buna ‘deneme-yanılma yoluyla öğrenme’ diyoruz. Henüz sebep-sonuç ilişkisi kuracak zihin olgunluğuna ulaşmadıkları için, denedikleri şeyin tehlikeli olduğunu tahmin edemezler. Üç yaşındaki bir çocuk, siz yüz defa ‘cıs’ da deseniz yanan sobaya yaklaşmaktan korkmaz. Ancak eli sobaya değip canı yandığında sizin ‘cıs’ınız bir anlam ifade eder.

Titiz ve endişeli anne babalar, bir kaza yapacağı korkusuyla çocuğun arkasından koşturmaktan yorgun düşerler. Bu yüzden çocuğu oyun sepetine kapatan, beline ip bağlayan veya odasından dışarı çıkarmayan anneler bilirim. Kimi anneler de vitrini ve sehpa üstlerini boşaltır, kırılacak eşyayı kilit altına alırlar. Çocuğun oyun sepetinde veya boş odalarda öğreneceği birşey yoktur. Çünkü deneme şansı elinden alınmıştır. Kolayca kırılabilecek cam eşyayı ve kesici âletleri çocuğun ulaşamayacağı yerlere kaldırmak kaza riskini azaltabilir, ancak odaları büsbütün boşaltmanın bir anlamı yoktur.


En çok eğitim hatası yapanlar, aşırı sevgi ve şefkat gösteren korumacı anne babalardır. Çocuk kendi başına birşey yapacağı zaman hemen yardımına koşarlar. Çocuk bardaktan su mu içmek istiyor, anne hemen atılır, “Dur sen içemezsin, ben içireyim” der. Çocuk büyüklere özenip yemeğini kaşıkla kendisi mi yemek istiyor? Anne hemen müdahale eder: “Sen daha küçüksün, kaşıkla yiyemezsin, üstüne dökersin, dur ben yedireyim.” Her ihtiyacı anında karşılanan, devamlı koruyup kollanan çocuklarda doğal yetenekler körelmeye başlar. Öyle çocuklar vardır ki, okul yaşına geldikleri halde annelerinin yardımı olmadan giyinemez, yemek yiyemez, tuvalet ihtiyaçlarını gideremezler. Biz buna psikoloji dilinde ‘öğrenilmiş acizlik’ diyoruz.

İşte bu şekilde muamele görmüş çocuk, gerçekte tembel olmadığı halde, zaman içinde tembelliğe itilmiş olur.

Yine de, her çocuk okula başlarken öğrenme isteğiyle doludur. Herşeyi başaracağına inanır, başarısızlık korkusu nedir bilmez. Anne baba, okula başladığı andan itibaren çocuğun dersleriyle yakından ilgilenir. Ödev yapmadığı zaman çocuk adına anne baba endişe duyar, ona ödevini yaptırmadan içleri rahat etmez. Zayıf aldığı zaman çocuktan önce anne baba üzülür. Bu şartlar altında okula giden bir çocukta sorumluluk duygusu ve çalışma alışkanlığı gelişmez. Çünkü onun adına sorumluluk duyan, dersleriyle yakından ilgilenen birileri vardır. Kendisi için değil, anne babayı memnun etmek için ders çalışır. Ancak zamanla bunun kolay olmadığını görür. Çünkü anne babayı memnun etmek için her dersten yüksek notlar alması gerekir. Her dersten yüksek not almak ise, bütün alanlarda yüksek zekaya sahip olmak demektir.

İlk düşük notla birlikte anne baba ile çocuk arasında huzursuzluk başlar. Önce övgülü nasihatler gelir: “Sen zeki bir çocuksun, ama yeterince ders çalışmıyorsun. Çok çalışırsan başarırsın.” Anne babaya göre çok çalışmanın ölçüsü yüksek notlar getirmektir. Eğer yüksek notlar alamıyorsa yeterince çalışmıyor demektir.

Çok çalıştığı halde yüksek notlar alamayan çocuk, kendi yeteneğinden şüpheye düşer. “Çok çalışıyorum, ama olmuyor, yüksek notlar alamıyorum, demek ben aptal bir çocuğum” diye düşünmeye başlar. Sonra bunu yüksek not beklentisi olan anne babanın yanında sesli olarak dile getirir: “Yapamıyorum işte, ben aptal bir çocuğum!” Anne baba kızar: “Hayır, sen aptal değil, tembel bir çocuksun.” Çocuk elinden geleni yaptığı halde adı tembele çıkar. Haksız yere tembel damgası yiyen bir çocuk ders çalışmaktan soğur. Ancak anne babanın zoruyla ders çalışır veya ödev yapar.

Ders çalışma konusunda tembellik yapan çocuklara niçin ders çalışmadığını sorduğumuzda, “Annem babam derslerime karıştığı için canım çalışmak istemiyor” cevabını çok almışızdır. Anne babaya niçin çocuğun derslerine karıştığını ve zorla ödev yaptırdığını sorduğumuzda ise, “Biz karışmasak, ödev yapmadan ve ders çalışmadan okula gider” diyorlar. Biz buna psikolojide ‘kısırdöngü’ diyoruz. Taraflardan biri tavır değiştirmeyip görüşünde ısrar ettikçe, bu problem çözülemez. Ya anne baba çocuğun okul işlerine karışmaktan ve ona baskı yapmaktan vazgeçecek, ya da çocuk anne ve babanın karışmasına aldırmayıp kendi geleceği için ders çalışmaya başlayacaktır.

Bize göre, öğrenci tembelliğinin iki sorumlusu vardır: okul ve aile. Eğer bir sınıfta aynı zeka çeşidine ve aynı zeka katsayısına sahip iki çocuktan biri tembel öbürü çalışkan ise, tembel çocuğun problemini çözmek için işe önce aileyi araştırmakla başlamalıyız. Büyük ihtimalle, karşımıza, çocuğunun yeteneklerinden habersiz, müdahaleci, baskıcı ve mükemmeliyetçi bir aile modeli çıkacaktır.
Ali Çankırılı
(Zafer dergisinden alınmıştır.)

_________________
Ne beyan-ı hale cür’et, ne figana takatim var
Ne reca-yı vasla gayret, ne firaka kudretim var...

***
bir akşam üstü yanımız da kimsecikler olmaz;
ya da olması gerekenler yanımızdakiler değildir !!!
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://yurekseferi.forumzen.com
|'*¤´~batman1099|'*¤´~'*¤
Yürek Seferim Üyesi
Yürek Seferim Üyesi
avatar

Mesaj Sayısı : 17
Yaş : 29
Kayıt tarihi : 09/04/07

MesajKonu: Geri: Tembel Çocuk Yoktur   12.04.07 14:19

çok sağol
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Tembel Çocuk Yoktur
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» AİLE İLE İLGİLİ GÜZEL SÖZLER
» TIMETÜRK,Fatih i,Cocuk Katili YAPTI....
» PDD-NOS:Bu tanı çocuk belli bir teşhis alamadığı....
» Bebeginizin Cinsiyetini Çin Takvimiyle Ogrenin

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
YÜREK SEFERİM :: YÜREK SEFERİME HOŞ GELDİNİZ... :: AİLE-EĞİTİM-SOSYAL YAŞAM :: ÇOCUK VE AİLE...-
Buraya geçin: